Edit’ören

Posted on May 13, 2008 | Category: Sayı 04

Merhaba

Bu ay klasik bir editör yazısı yazmak yerine, sizinle bir anımı paylaşmak istiyorum.
Yıllar önce bir 23 Nisan sabahı işe giderken kendi kendime “resmi tatilde de çalışılırmıymış” diye söyleniyordum. Yürürken duyduğum ve durup dinlediğim o sözler, şimdi yeniden aklıma geldi. O gün bir okul bahçesinde tören için toplanan öğrencilere, Atatürk’ün Gençliğe Hitabe’si kendi sesinden dinletiliyordu. Benim rakamlarla kafayı bozduğum bir zaman olsa gerek, Atatürk’ün söyledikleri o an bana “Satıcılara Hitabe” gibi gelmişti.

” Ey Türk satıcısı! Birinci vazifen, artan rekabet karşısında Türkiye ekonomisini, Türk şirketlerini, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir. Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek dâhilî ve harici rakiplerin olacaktır. Bir gün, istikbalini ve kariyerini müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerait, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstikbaline ve kariyerine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile hedef pazarın zapt edilmiş, bütün müşteri adaylarına gidilmiş, bütün satış kanalların dağıtılmış, hedef kitlen talan edilmiş ve tek bir müşteri adayın bile kalmamış olabilir. Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, şirketinin yönetiminde iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri, şahsî menfaatlerini şirketin menfaatlerinden üstün tutabilirler. Müşteriler yanlış satışlardan, fakr u zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.
Ey Türk istikbalinin evlâdı! Ey Türkiye ekonomisinin kurtarıcısı!
İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi vazifen, Türk ekonomisini ve müşterilerini rakiplerinin elinden kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil satıcı kanında mevcuttur!”

1990’lı yıllardı, satış işinde yeniydim, bilgim yoktu ve öğrenmenin maliyeti hep acı doluydu. O yıllar hiç geçmeyecek gibi geliyordu ve bu durum içimi karartıyordu. O zamanlar öğrendiğim her şeyi çamları devire devire, hatta bazen o çamların altında kala kala yani ezilerek öğrendim. Birçok kimse bilgisini benimle paylaşmıyordu. Bilgi çok pahalıydı ve benim bunu ödeyecek param yoktu. Bunun için kazandığım paraları kıyafet almak için değil, eğitim almak için biriktirmeye karar verdim. Kıyafetler görünüşümü değiştirirdi ama ‘‘görüş açımı’’ değiştirmezdi. Ben hep görüş açımı geliştirmeye zaman harcamayı tercih ettim.
O yıllar kazandığım üç kuruş parayla İstanbul’dan Ankara’ya eğitimlere gidebilmek için işe yürüyerek gidip gelmem, öğlen yemeklerinde evden getirdiklerimi yemem çevremdekilerin alay konusu haline getirmişti beni. Herkes ne zaman pes edeceğimi sabırla bekliyor, yıldırma propagandalarını acımasızca devam ediyordu. O zamanlar olumsuz şeylere karşı sağır olmayı, bedensel olarak bir mekânda iken beyinsel olarak başka yerde olabilmeyi, yeni yollar bulmak için düşünmeyi, olaylar, kanunlar, disiplinler arasındaki benzerlikleri farklı bir alana uyarlamayı öğrendim.
Türk Parasını Koruma Kanunu bir anda benim için “Özlem Seller’in Geleceğini Koruma Kanunu”na dönüştü. Hatta genç odalarına asılmak için hazırlanan duvar yazılarını bile kendime göre uyarladım. İşimi eğlenceli hale getirmek için kendimce şarkı sözleri bile yazdım. Birileri ne zaman moralimi bozmaya çalışsa, ne zaman işler kötüye gitmeye başlasa kendimi toparlamak için bu sözleri anımsamaya çalıştım. Bu sözler bana hayallerimi, hedeflerimi ve sorumluluklarımı hatırlattı. Toparlanmamı sağladı. Yıllar beni duymak için susmak, görmek için bakmak, bilmek için sürekli araştırmak ve öğrenmek gerektiği konusunda eğitti. O zamanlar kafamı dağıtmak için gittiğim kurslar, edindiğim hobiler şimdi işimin bir parçası oldu. Ne zaman çalışıyorum ne zaman çalışmıyorum farkında bile değilim artık.
Bana hayatta kendim olmamı, kimsenin önünde eğilmek zorunda kalmadan kariyerimi çizmemi sağladığı için satışı çok seviyorum. Bir kere daha dünyaya gelsem, yine satışı seçerdim. Şimdilerde ise Türkiye’de en büyük sorun satmak. Şirketlerin arayıp da bulamadığı personel ise satıcı. Gençler iyi bir iş arama sürecinde iş bulana dek yapılacak bir iş olarak görüyor satışı. Hal böyle iken satış ve satıcı göz ardı ediliyor. Türkiye’de satışı sevdirmek satıştaki bireysel başarılarımız kadar önemli bu yüzden. İşimiz çok zor; çünkü yolculuğumuz devam ettikçe görüyoruz ki aşılması gereken çok engel, başarılması gereken çok iş, varılması gereken çok zirve var…

Seller Türkiye bu ay da dopdolu… Bir “Hissi Senet Zengini”nin Sunay Akın’ın düşlerle süslü hayatının kapısını aralayacağız hep birlikte. İki yakasındaki bin bir hikayeyle Çanakkale’yi soluyup, parmaklarımızın ucuyla satışta büyük başarılar kazanmanın sırrına vakıf olacağız. İnteraktif mecranın kılcallarını keşfetmenin yanı sıra Bülent Ünal’dan kariyer geliştirme tüyoları alacak, pazarlama dünyası dediğimiz meydan savaşında galip gelmenin yollarını arayacağız. Umuyoruz ki bu yeni sayımızı da ilgiyle okur, yansımalarınızla gelecek sayılarımızdaki motivasyonumuzun başlıca kaynağı olursunuz.

Sizler de yaşadıklarını bizimle paylaşın; birlikte öğrenelim, birlikte gelişelim.
Yolunuz açık,
Satışınız bol olsun.
Özlem Seller

» Filed Under Sayı 04

Leave a Reply

Kategoriler

Haberler

Etkinlikler

Seller Türkiye, Gelişim Atölyesi kuruluşudur.